Posts in Yaşama Dair

Kalbim Bu Asrın Dengi Değil

Bu başlığı bir sosyal medya gönderisinde görüp, aşık olmuştum. Nasıl güzel bir cümle bu diyerek. Öyle ya insan, her zaman bir insana aşık olmaz, olmamalı da… Üstünde biraz düşündüm, biraz kendimi dinledim ve karar verdim; ben de bu asrın insanı değilim maalesef. Kalbim çok başka bir zaman diliminde, gönlüm çok başka bir tabiatta sanki. Bazen içinde yaşadığım düzende fazlasıyla eğreti hissediyorum kendimi. Alışkanlıklarım, inandıklarım, savunduğum değerler geçmişte bir yerde kalmış gibi.

Modern dünya düzenine elbet uyum sağlıyorum, mesajları, tweetleri kullanıyorum ama hala iki satır mektup yazmanın, kağıdın kalemin büyüsünden kendimi alamıyorum ve kağıtlara yazmanın gücüne fazlasıyla güveniyorum. Günler geçip, yaşım ilerledikçe yazdıklarıma, yazılanlara okuyup, iç dünyamda mini mini yolculuklar yapmayı seviyorum.

Teknolojinin gerekliliği su götürmez bir gerçek. Ama bir ana ait karenin bin farklı karede hayat bulup, içinden en fotojenik olanının seçilmesini anlamlı bulmuyorum. Neden fotoğraf çekiyorum ki? O anı ölümsüzleştirmek ve o ana imza atmak değil mi amacım? Ve fotoğrafların basılması gerekliliğini savunuyorum. Eskidikçe, sarardıkça bakıp bakıp “vay be, ne günler geçirmişiz.” diyebilmek istiyorum.

İnsanların birbirini yanlış anlaması için dokuz ihtimalin olduğunu söylemiş Slyvine Herpin*. Kendini doğru ifade edebilmenin hayatı kolaylaştıran bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum. Kurduğum hiçbir cümlede karşımdakine “acaba” dedirtmemeye özen gösteriyorum. İletişimde olduğum kişiyi herhangi bir konuda şüpheye düşürmüyor oluşumun da ona bir çeşit değer verme yöntemim olduğuna inanıyorum ve “aslında şunu demek istedim, öyle demek istemedim” gibi cümleleri mümkün olduğunca kurmamaya özen gösteriyorum.

Sevgimi asla saklamıyorum ve ifade etmek konusunda cimri davranmıyorum. Ne yaşanırsa yaşansın, ne kadar kötü durum hasıl olursa olsun sevginin saklanmaması ve ifade edilmesinin gerekliliğinin mühim olduğunu ve sevginin sınava tabi tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. “seni seviyorum” dediğim zaman kendimi zayıf hissetmiyorum, aksine güçlü hissediyorum. Birini sevmenin ona verilmiş bir ödül değil aslında kendime verdiğim bir ödül olduğunu düşünüyorum. Hem zaten söylemeyeceksem neden seviyorum ki?

“Gerçek sevgi eylem gerektirir. İcraat ister. Banyo kapısının arkasındaki çalı süpürgesi de beni seviyor olabilir mesela, değil mi? Varsa bile gizlenen, gösterilmeyen sevginin hiçbir değeri, hiçbir önemi yok. Sevdiğinize, sevginizi hissettirin. şeklinde bir pasaj okumuştum bir kitapta. Sevgiyle alakalı hislerim karıştığı zamanlarda hep bu sözü anımsıyorum.

Niyetin saflığına gönülden bağlıyım. Bazen başkalarına kırılabiliyorum, darılabiliyorum ama bunun karşılığında “ben de onu şöyle acıtmalıyım” demiyorum. Karşılığını bulmasına sebep ben olmayı hiç istemiyorum. “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz” demiş eskiler. Üstelik kırılmama sebep olan kişi, ilahi adalet çerçevesinde bir şey yaşasa, bunu bile görmek istemiyorum. Görüp de “oh olsun” deyip, kendi egoma yenilmekten ve kibirlenmekten korkuyorum.

İyi insan olmanın, toplumda kabul gören davranışlar bütünüyle yaşamak değil de kalbimle onayladığım davranışlar bütünü olduğunu düşünüyorum. Çünkü kanımca; iyi insanın yastığa başını koyduğunda vicdanına hesap vermek zorunda olmayan insandır.

Beni ben yapan ve başka bir devrin insanı olduğumu gösteren başka konulara da vardır mutlaka ama şimdilik aklıma gelenler bunlar.

İşte böyle…

Bu aralar çok sık tekrarlar oldum bunu; kalbim bu asrın dengi değil.

Bu arada şimdi öğrendim, bu bir uhrevi bir kitabın adıymış ama ben hiç bu hissiyatla yazmadım. Zaten o mevzulardan da pek anlamam 😊

*Düşündüğünüz, söylemek istediğiniz, söylediğinizi zannettiğiniz, söylediğiniz, karşınızdakinin duymak istediği, duyduğu, anlamak istediği, anladığını sandığı, anladığı arasında farklar vardır.

Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 olasılık vardır.”

Fonda, Murat Evgin – Mektup çalıyor. Dinleyiniz..

 

 

 

Değişimden Öğrendiğim Beş Motto

Geçen yılın en güzel anıları başlığı altında yer alacak türden bir etkinliğe katıldım, 22 Aralık 2021’de. Yine bir bahar çocuğu ve bir şeyi başlatma enerjisine sahip biri olarak 22 Aralık tarihine de hemen bir anlam yükledim. 21 Aralık en uzun geceyse 22 Aralık günlerin uzamaya başlamasının ilk günü 😊 Nerden pozitiflik bassam da karanlık sabahlara uyanmanın son bulmasına bir bir gün saysam diye düşünüyorum resmen. Neyse konuyu dağıtmayalım.

Web.tv ekibinin “İK’ya Dair Sohbetler” sohbet serisine konuk oldum. Konu başlığımı da kurumsal hayattan uzak ve kişisel dönüşüm temalı olması açısından ‘Değişime Direnme Tadını Çıkar’ olarak belirledim. Enerji seviyesi yüksek ekiple tastamam 55 dakika boyunca değişime, dönüşüme ve kişisel farkındalıklarımıza dair birçok konuda sohbet ettik. Fakat bir başlık vardı ki bence yazılası ve arada okunulası dedim, açtım mesai sonrası bilgisayarı… (beyaz yakalılar mesaiden sonra bilgisayar başında vakit geçirmeyi sevmez 😉)

Dönem dönem yaşadığım bazı felaketler ya da felaket olduğunu düşündüğüm konular bir şeyler öğretti bana. Ben de ömrümün yaklaşık %10’unda aşağıdaki konuları kendime düstur edindim. Geriye kalan % X lik kısmında neler neler öğreneceğimi düşünmeden, fütursuzca yazmak istedim. Hem de bildiğiniz konuşma diliyle yazacağım ki samimiyeti eksilmesin.

1- Özgür olmak hayattaki en önemli şey.

Sokağa çıksak, özgürlük nedir desek… Birbirinden alaksız, belki de birbiriyle benzeşik bir sürü tanım duyabiliriz. Ama yaşamımın kronolojik sıralamasına baktığımda benim özgürlük yorumlarım şöyle;

*yaş 10-15: Özgürlük, istediğimiz her şeyi yapmak. Woaww! Ne kadar cezbedici.

*yaş 23-28: Özgürlük, başkasına zarar vermeden istediğimiz her şeyi yapmak. Ugh! Ne kadar politik.

Bugün şundan çok eminim ki bence özgürlük bunların ikisi de değil. Asıl özgürlük istemediğim şeylere hayır diyebilmem ve reddetme becerim. İstemediğim bir yerde olmamam, istemediğim bir şeyi yapmamam, istemediğim insanları hayatımdan çıkarabilmem gibi gibi. İşte en büyük özgürlüğüm bu.

Ve benim bundan vazgeçmeye hiç niyetim yok. Reddetmek, istediğim hiçbir şeye zoraki evet dememek için elimden geleni yapacağım. Bunu yapabilmek bence özgüveni arttırmak için Anahtar niteliğinde.

2- Ne olursa olsun kendin olmak

Olmadığım biri gibi davranmak bana hep yorucu gelen bir eylem oldu. İşimi yaparken de arkadaşlık ilişkilerimde de hep olduğum gibi davrandım. Ve hatta aile ilişkilerimde bile kendim gibi davranmaktan hiç çekinmedim. Ebeveynlerimin hayallerini süsleyen “hayal ürünü” bir çocuk olmadım hiç.

Dönem dönem beni, daha da ağırlıklı olarak çevremdeki zorlayan bu durum bugün benim hayatımı kolaylaştırıyor. Her şeyden önce yalan söylemeye ve bir şeyleri hatırlamaya hiç ihtiyaç duymuyor, orada şöyle mi davranmıştım, burada böyle mi demiştim ikilemini hiç yaşamıyorum. Yapmadığım bir şeyi söylemiyorum, söylediğim şeyi mutlaka yapıyorum. Tavrım hep aynı olduğu için durumu yönetmek çok zor olmuyor. Bu şekilde yaşamım çok daha kolay oluyor. Haddim olmayarak size de tavsiye edebilirim sanırım 😊

3- İnsanlar plan yapar, Tanrı güler

Hayat boyu planlı, programlı yaşamanın ideal dünya olarak öğretildiği yaşamımda artık buna inancım yok denecek kadar az. Ne için plan yapıyorum ki? Ben plan yapıyorum, güç bana diyor ki; ben ne istersem o olur, boşversene. Bu nedenle uzunca bir süredir plan yapmıyorum, an içerisinde yaşayıp, an içerisinde atlatmaya çalışıyorum. Çünkü her şey olması gereken zamanı bekliyor ve olması gereken zamanda oluyor, çünkü her nasip gerçekten vaktine esir.

Galiba bu şekilde daha az yoruluyorum. Çünkü A planı tutmazsa B yi uygularım derken efor harcıyorum ve A planı çat diye tutunca, B planına harcağım emek çöp! Emeğim çöpe gideceğine, A planı tutmadığı zaman yeni bir emek vermek daha az yorucu gibi geliyor bana. Daha az yorulmak ve daha az yıpranmak istiyorsanız bunu da şiddetle tavsiye ederim 😊

4- Hayatımda bir şey bitiyorsa mutlaka daha güzel bir şey başlayacağı için bitiyordur

İyiyi düşünmenin, iyiyi çağırmanın en kolay ve en zahmetsiz yolu olduğuna inandığım bir motto benim için. Evet, zaman zaman insan hayatında bir şeyler bitebilir, birileri gidebilir ama bu sonların hemen hepsinin peşinden yepyeni güzellikler geliyor. Daha doğrusu yepyeni güzellikler geleceğine inanabildiğim sürece hiçbir bitiş beni üzmüyor ve yormuyor. Çünkü bitişlere direnirsem hayat bana bir ödülle geliyor. Bence evrenin mizah anlayışı bu şekilde.

Buna inanmaya başladığımdan bu yana da hep ama hep güzel şeylerle karşılaştım. Hayatım dört mevsimin her türlü yumuşak ve çetin iklimini yaşasa da yaşama bakışım hep ilkbahar oldu ve oluyor. Ve tabi ki güzellikleri benimle buluşturan güce de sonsuz teşekkürlerimi iletmeyi de ihmal etmiyorum.

5- Değiştiremeyeceğin hiçbir şeyi sorgulama

Toplum olarak şikayet etme ama çözüm üretmeme, sorgulama ve eleştiri konusunda master yapmış insanlar olduğumuza eminim. Her şeyden, herkesten sonsuz bir şikayet ve eleştiri gücüne sahibiz. Üstelik eleştirdiğimiz kadar çözüm bile üretmiyoruz. Sadece sorgulayıp kendimizi yıpratıyoruz. Ben eleştirmeden veya şikayet etmeden önce o konuyu değiştirip, değiştiremeyeceğimi düşünüyorum. Değiştiremeyeceksem üstünde konuşmuyorum bile. Direkt yaşamayı seçiyorum.

Bu konu için verebileceğim en yalın örnek ise hep aynı: İstanbul ve meşhur sorunumuz trafik. Bunu milyonlarca kez eleştirsem durum değişecek mi? Hayır. O zaman sorgulamamak tercihim oluyor. En iyi yapabileceğim, durumu değiştireceğine inandığım birine oy vermek olabilir, o da buranın konusu değil zaten 😉 Veya daha sosyolojik bir örnek vereyim; kendi tercihleri ve yaşam standartları ile mutlu birini neden sorgularız ki? Neden o kişinin benim standartlarımı yaşamasını ve bir de üstelik benim standartlarımla mutlu olmasını isteyip, sırf bunu yapmıyor diye onu sorgulayıp, kendime dert edineyim? Ne gerek var? O da kendi seçimleri ile mutlu diyorum ve sorgulamıyorum. İnanın, hayat böyle o kadar sevilesi bir hal alıyor ki 😊

Web.tv ekibi ile yaptığım sohbetin linkini de şuraya bırakıyorum, belki dinlemek istersiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=dtAu7sQ3aqg&t=397s

Özetle, kendi hayatımı ve başıma gelenleri değerlendirirken izlediğim yöntemim şu:

Bu yazıyı yazarken, fonda Şebnem Ferah-Yalnız çalıyor. Lütfen dinleyin…

Vazgeçmenin Hafifliği

Canım sosyolog, üstadım Teoman abim şöyle diyor ya bir şarkıda; kırıklarını aldırdım kalbimin, ruhumun…

Böyle dönemlerden geçiyoruz kalbimle, ruhumla ve kişiliğimle. Yine bir öğrenme yolculuğundayım galiba. Kalbimin kırıklarını topluyorum ve geri almamak üzere sakince bir yere bırakıyorum.

Çok daha önce kendimle ilgili aldığım kararlardan biri kaybedeceğim savaşlara girmemekti. Şimdi bir adım öteye geçiyorum ve vazgeçmeyi öğreniyorum. Herşeyden ve hatta herkesten.

Alışkanlıklarım! Eskiden sevdiklerimi sevmeme ihtimalleri var oluyor önümde. Eskiden sevmediklerimi ise sevebilmek. Mesela ahşaplar. Eskiden çok itici bulduğum için ahşap dolaplarımı beyaza boyayıp bütün apartmanı yağlı boya kokusu ile boğduğum zamanlarım var. Şimdi ise ahşap rengine garip bir şekilde tutkuluyum. Yada tam tersi eskiden tekrar tekrar okuduğum, keyif aldığım ve biriktirdiğim kitaplarımı sevdiklerime dağıtıyorum. Kitaplarıma yüklediğim anlamlar değişiyor.

İkna etmek! Yıllarca etrafımdakiler hakkımda, ikna kabiliyetim olduğuna dair yorumlar yaptı. Her ne kadar ben buna pek fazla inanmasam da… Ama bugün kendime şöyle bir bakıyorum ve kimseyi ikna etmek gibi bir çabam yok. Sadece fikrimi söylüyorum. Belki NŞA’da suyun 100 derecede kaynaması kadar doğru ama karşımdaki buna ikna değil, asla üstelemiyorum. Demek ki o da kendi inandıklarıyla, o şekilde mutlu diyor ve kimsenin mutsuzluğuna sebep olmuyorum, dolaylı yoldan kendimi de yormuyorum.

Sorgulamamak! Bir zamanlar herşeye neden diyen, eskilerin tabiri ile ‘dibine darı ekecek kadar’ sorgularken şimdi sadece ama sadece etki edebileceğim alanları sorguluyorum. Mesela trafik. Trafik yoğunluğuyla alakalı beş saat konuşsam durum değişecek mi? Hayır. O zaman sorgulamıyorum bu durumu, yaşayıp geçiyorum. Özetle; değiştiremeyeceğim hiçbir şeyi sorgulamıyorum.

Yardım etmek! Varoluşumuz gereği hepimiz yardım ederiz ama bende bu durum karşımdakinin zarar görmemesi için fazlasıyla uğraşmaktı ve ucu bir yerde iknaya bağlanıyordu. İyi bir şey yaptığımı düşünürken bir gün duyduğum bir yorum bende tam anlamıyla aydınlanma etkisi yarattı. İstemeyene yardım etmek, onun bu olaydan öğreneceği ve belki de kendisine katacağı bir şeyi engellemektir. O kadar inandım ki artık yardım ederken arz talep dengesini kurmaya özen gösteriyorum.

B Planları! Öyle yaparım, olmazsa böyle yaparım, en kötü şöyle ilerlerim dediğim zamanlara gülümseyerek el salladım. Artık o an neyi yapmaktan keyif alacaksam onu yapıyorum. Planladığım gibi gitmediyse, gitmediğini farkettiğim an yeni bir eylem planı oluşturuyorum. İnanın çok sade ve daha az yorulduğum anlardan oluşuyor yaşamım.

İnsanlar! Bence en önemlisi bu. Öyle çok insanla iletişim halindeydim ki… Bir de benim iletişim anlayışım empatinin zirvesi. Herkesin derdini kendi derdim gibi görmek ve akibetini takip etmek filandı. Şimdi kapım hayatıma girmek isteyen herkese açık. Ama kimseye tabela koyup, yolu göstermiyorum. Yada geleni kaybetmemek için kendi duygularımı suistimal etmiyorum. Daha da anlamlı olanı; gitmek isteyene de dur demiyorum. Arkasından sakince gülümsüyorum ve “hayatıma girdiğin için ve bugünkü ben olmama katkı  sağladığın için teşekkür ederim” diyorum. Hayatıma girişlerinde bir misyon olduğuna ve o misyonu yerine getirip gittiklerine inanıyorum. Ve en önemlisi; hayatıma bir şekilde giren, şu veya bu sebepten beni bulan ve sonrasında çıkan herkesi  de çok seviyorum.

Hani derler ya “her seçim bir vazgeçiştir” diye. İnanılmaz klişe bulduğum bir sözdür bu ve itiraf ediyorum ki oraya buraya yazmalık demişimdir hep. Hoş hala da çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim bu sözü ama kapanışı bu cümleyi evrilterek yapmak istedim.

Bence her seçim bir vazgeçiş değildir, onu seçmemeyi seçmektir 😊

(Fonda; Fikret Kızılok, İnişlerim Çıkışlarım çalıyor)

(illa ki vazgeçtiğim yada vazgeçmeye çalıştığım başka şeyler de vardır ama onlar da başka bir yazının konusu olsun..)

20 Yaşıma Mektubum

Sevgili 20 yaşındaki kendim,

Sana 2020 yılından, tastamam 33 yaşımdan sesleniyorum. Biliyorum sen şimdi “o kadar yaşadın mı yahu?” diyorsun. Uzun yaşamak gibi bir hayal kurmazsın hiç, bilirim. Ama evet tastamam on üç yıl sonrasından yazıyorum bu mektubu sana.

Çok gençsin, çok toysun ama çok güzelsin.. Ve fakat sana diyeceklerim var üç beş satır. Yerinde olsam -tabi ki şimdiki aklımla- yazdıklarımı dikkate alırdım.

Öncelikle ne olursun, o tüm bilgiye haiz olduğunu zannetmekten vazgeç ve zaman zaman fikir al. Arada bir de olsa başka gözün bakışına başvur. Hiç bir işe yaramasa bile üç ana rengin dışındaki renk tonlarını fark ettirecek sana. Sonra yine bildiğini okuyacaksan oku tabi ki. Çünkü bu senin doğanda var.

Lütfen sevdiklerine değer verirken, kendini değersizleştirme. Tamam sev, sevme demiyorum. Ama lütfen severken de sevginin, sevdiğinin analizini yap; getirdiklerine, götürdüklerine bak biraz. Seni sen yapan çizgilerinden ve hatta kırmızı çizgilerinden ödün verme. Uğruna bazı şeylerden vazgeçmeyi göze aldığın kimseleri al karşına ve şunu anlat: Bir taraf feda ederken diğer tarafın kar ediyorsa olmaz o işler.

En büyük hazinen ailen. Onlara mümkün olduğunca vakit ayır. Bolca konuş onlarla, çokça paylaş ve ihmal etme. Fakat aileni üzmemek adına yaşamak istediklerinden vazgeçme lütfen. Çünkü ne diyor devrimci filozof Heraklitos: “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” Hayatından giden tek bir saniyeyi bile geri getirmeye gücün yetmeyecek.

Yol ayrımların olacak, biliyorum. Seçtiğin yolun pusulası kalbin ve sonrasında aklın olsun. Değişken şeyleri pusulanın zinciri bile yapma. Çünkü değişenlerin ardında baki kalacak olan sensin. Kalbini ve aklını al karşına ve soyutla kendini diğer her şeyden seçimlerini yaparken. Seçimlerine de kendine de şeffaf ol.

Hata yapmaktan korkma ve yapman gerekiyorsa yap. Bu sana verilmiş en büyük özgürlük, unutma. Mühim olan hatanın ardından boynu bükük bakmıyor olman. Ve duyduğun o güzel sözü; kulağına küpe yap her daim: Ancak bir salak iki ayağı ile bir boka basar.

Ve..

Kaybedeceğin savaşlara girme. Çünkü unutma savaşlarda bir taraf kazanıp, bir taraf kaybetmez asla. Herkes kaybeder, kimi çok kaybeder, kimi daha çok…

(Yazı ilk elden yayınlanmıştır, ikinci kez okunmuş fakat hiç düzeltme yapılmamıştır)

Memnun Oldum Sevgili MS

Bu gün 30 Mayıs, MS Farkındalık Günü. MS Multipl Skleroz hastalığının kısaltması. Hastalığın tanımını vs yapmayacağım, google elinizin altında, pekala bakabilirsiniz 😊

Günün anlamına uygun olsun diye MS ile tanışma hikayemi anlatmak istedim. Tabi ki yazacaklarım sadece MS’in bendeki seyrine bakıp yazdığım şeyler, asla tıbbi ve metrik bilgiler içermiyor.

Bana verdiği ilk sinyal 2008 yılı yazıydı sanırım. Bir sabah uyandım, yataktan kalktım ve olduğum yere yığılıp kaldım. Ama o zaman bu durumun bu denli önem arz edeceği konusunda hiç bir fikrim olmadığı için “tansiyonum düştü herhalde” deyip, hayatıma devam etmiştim.

Bu olayın üzerinden 6 yıl kadar zaman geçti ve 2014 yılı Haziran ayında sol ayağım uyuşmaya başladı ve ben yine o zaman bunu topuklu ayakkabı giyiyor olmaya bağladım ve çok önemsemedim. Ta ki bir sabah araba kullanırken ayağımı debriyajdan çektiğimi hissedemeyinceye kadar. O gün bir sorun olduğunu anladım ama asla MS aklıma gelmedi. Kaldı ki böyle bir hastalıktan haberdar bile değildim. O zaman bir hastanenin nöroloji doktoru ile görüştüm, bir çok tetkik yaptı. Hatta BOS testi de yapmasına rağmen böyle bir teşhis koyamadık. Bir takım ilaçlarla uyuşmalarım geçti ve ben yine unuttum bu konuyu.

Üstünden 4,5 yıl geçti ve ben 2018 yılı Aralık ayında keyifli bir akşamın üzerine kitabımı okuyup, uyudum. Sabah uyandığımda kısa bir şok geçirdim; vücudumun sol tarafını hissetmiyordum. Soluma yatmış olabilme ihtimalini düşünüp, o günü öyle geçirdim evimde. Ertesi gün durumun ısrarla devam ettiğini görünce inceden bir stres yapıp bir nöroloji doktorunda gittim. Rutin bir kaç test yapıp, MR çekti ve sinir sıkışması olabileceğini söyledi ve ertesi günü merakla beklemeye başladım. Ertesi gün sonucu almaya gittim ve bana MS olduğumu, artık hayatımı ve beslenme alışanlıklarımı kökten değiştirmem gerektiğiyle alakalı milyonlarca cümle kurdu. Benim hatırladığımsa sadece MS kelimesi ve arkasından gelen asla anlamadığım cümleler ve göz yaşlarımdı. O gün epeyce ağladım, çünkü hiç tanımıyordum bu hastalığı ve tanıdığım bir tane MS hastası kişi vardı, onun da hayatı zor ilerlemekteydi. Sevdiğim bir arkadaşımın nişanlısı doktordu, ona ulaştım hemen. Bana, kendi çalıştığı hastaneden bir doktordan randevu ayarladı ve ben Özlem Hanım ile tanıştım. Daha sakindim sanırım, göz yaşlarım dinmişti ama aklımın içi duman altında kalmış küçük bir oda gibiydi. Özlem Hoca bana bunun bir ihtimal olduğunu ve tetkik yapmadan netleştirmenin doğru olmayacağını anlattı. Fakat ben o hafta sonu Kars’a gezmeye gidecektim ve o an fark ettim ki seyahate gidememe ihtimali de ağlamama sebep olan konulardandı. Ama Özlem Hoca sağ olsun bana 3 günlük tedavi uyguladı ve kendi hocasından randevu almama destek olup, benim seyahate gitmemi de sağladı. 😊 Gidemesem çok üzülürmüşüm ve üzülmemek lazımmış 😊 Hayran olduğum ve bayıldığım bakış açısı buydu galiba 😊

Hemen ertesi gün Prof. Dr. Ömer Hoca ile tanıştım, bütün hikayeyi baştan sona anlattım. Epey gülümsemeli ve çok dostane bir yarım saat geçirdik hocayla. Sonrasına bana BOS testini tekrarlamamız gerektiğini söyledi ama ne var ki hayatım hep olduğu gibi muhteşem hareketliydi ve yüksek lisansımın son dönem sınavlarına gidecektim. Neyse bir takım ilaçlar ile hem Kars seyahatimi hem de yüksek lisans sınavlarımı geçirdim. Döndüm ve dııııt haydi bakalım üniversite hastanesi yolları derken bir günlük de hastanede yatma macerası yaşadım. BOS işlemini önceden tanıdığım için biraz geyik muhabbeti ile testi uyguladılar, tabi ki ben yatma konusunda maksimum 2 saat dayandığım için sonraki bir haftam ağrılı sancılı geçti ama nihayetinde geçti. Raporlu olduğum sürede bol miktarda dizi izledim ve bolca okudum, eh biraz da çalıştım.

Üç haftalık süre tamamlanınca hastaneden aradılar ve tahlil sonucunun geldiğini söylediler. Uçarak gittim hastaneye, kağıdı elime aldım, ve bana anlamsız gelen cümleler içinde bir “pozitif” gördüm ve dedim ki evet sende bir şey var ama ne? Koşarak Özlem Hoca’ya geldim. O bana anlayışlı ve sakin bir tavırla; “evet, artık MS hastası olduğunu biliyoruz ve ben psikolojik yardım almanı öneriyorum, çünkü bu kolay kabul edilebilen bir hastalık değil” dedi. O an sanırım 30 yıllık yaşamımı 10 saniyede düşündüm ve yürek yemiş deli cesaretiyle şöyle bir cümle kurdum: “Hayır, ben engelli bir babanın çocuğuyum ve bu durumun benim hayatımı ne kadar etkileyeceğini anlatırsanız, aşarım, kabullenirim.” Bilmiyorum, şimdiki aklım olsa böyle bir cümle kurabilir miydim ama o an nasıl bir ruh hali ile kurduğumu bilmediğim o cümleyi bu gün “iyi ki kurmuşum” diyorum.

Tüm bunlar yaşanırken benim İstanbul maceram başlıyordu ve ben yeni bir hayata merhaba demek üzereydim. Muğlak olan bir başlangıca, muğlak bir de hastalık eklenmişti.

Artık ömür boyu benle olacağını bildiğim bir yol arkadaşım vardı ve birbirimizi yavaş yavaş tanıyacaktık.

İstanbul’a geldim ve şuanda da tedavi sürecimi yürüttüğüm Serkan Hoca’m ile sosyal medya aracılığı ile muayene günümü kararlaştırdık ve ben Şubat 2019’da kendisi ile yüz yüze tanıştım. Tabi ki ilk gidişim, kafama kırk tilki, kırk soru, kırkı da birbiri ile dost ama kırkı da birbirine yabancı. Elimde üç beş kağıt parçası, girdim hocanın odasına. Biraz sohbet biraz muhabbet derken ben sorularımı sordum, o bıkmadan cevapladı. Bu gün bana ne kadar saçma gelen soru varsa hepsini Serkan Hoca’ya sordum, itiraf ediyorum 😊 Şimdi düşündükçe “ne saçmaymış” diyorum. Ama Serkan Hoca bıkmadan usanmadan cevapladı. Sonra bana 2-3 farklı tip tedavi sundu ve seçmemi istedi. Ben ise hayatımın her anında ilk intibalara sonsuz güvendiğim için Serkan Hoca’ya ve mesleki tecrübesine duyduğum güvenden dolayı; hiçbir şey seçmek istemediğimi, hekimime güvenmek istediğimi ve onun önereceği tedaviyi uygulayacağımı söyledim. Bunu bu gün nasıl düşündüğümü açıklayamam belki ama o gün nasıl bir kafa ile karar verdiysem, yaklaşık 1,5 yıldır hep “iyi ki” diyorum. Sonrasında bana haftada 3 gün kendime bir iğne uygulayacağımı söyledi, başta panik ile hayatımın şeker hastaları gibi mi devam edeceğini sorduğum zaman sevgili doktorum bana yine hayat dersi olacak bir cümle kurdu:

“Yapma Ümmühan, şeker hastaları günde 5 kez iğne yapıyor, sen haftada 3 kez yapacaksın, insafsız olma!”

Sonrasında bu cümle benim kendime haftada 3 kez tekrar ettiğim ve hastalıkla ilişkimi yönetirken yolumu aydınlatan cümle oldu. Serkan Hoca ile bir yıldan fazladır tedavi yada baskılama konusunda görüşüyoruz, bir gün bile başka bir doktor ile bu konuyu konuşma yada başka bir doktordan fikir alma ihtiyacı hissetmedim.

Benim MS ile tanışma hikayem bu şekilde gelişti. MS ile yaşarken neler hissettiğimi, neler öğrendiğimi, nelerin farkındalığına ulaştığımı başka başka pasajlarda ara ara yazarım.

Bu gün MS Farkındalık Günü ve ben ülkedeki bağışıklık sistemi güçlü olan ender insanlardan olduğumu düşünüp, bunun için de hayata teşekkür ediyorum!

 

32’ye Merhaba Derken

 

Neden böyle bir yazıyı kaleme almak istedim diye düşündüm epeyce ve şöyle bir cevap buldum kendimce: Hayatımın dönüm noktası olduğuna inandığım anları kayıt altına alma arzusu…

Geçen sene doğum günümün ardından, kendimi çok değişik ruh halleri içinde bulmuştum ve her zaman olduğu gibi bunu babama anlatmıştım.

Şöyle demiştim: Baba, Ruhsar’ı hatırlıyor musun? Bir Gözüm Abla ve Gözüm Abla’nın altın rengi iki adet kapısı vardı gökyüzünde. Bu sene, yani 30 yaşımı tamamlayınca sanki gökyüzünde öyle iki kapı açıldı ve ben bir buluttan başka bir buluta zıpladım. İnsanlara bakışım, sabrım, olayları yorumlamam, bazı durumları değerlendirmem ve belki bazı zevklerim öylesine değişti ki, kendimdeki değişiklikten korkuyor gibiyim, tuhaf hissediyorum.

Babam ise tam yaşına yakışır bir şekilde ez cümle bir cevap vermişti: Sen bir de 40ı düşün!

İşte o an anladım ki her yaş insanda başka bir bakıç açısı, başka bir ruh hali demekmiş… Büyümek denen şey tam da böyle bir şeymiş… Bazen gülücüklü olsa da çok zaman sancılıymış büyümek!

31 yaşımı tamamlamaya sayılı günlerin kaldığı, 32 ye merhaba demek üzere olduğum bu zamanda gözlerimi kapatıyorum ve diyorum ki bu yıl hayatımın en çok büyümeli ve öğrenmeceli yılı oldu sanki. Hayata, insanlara, ilişkilere ve arkadaşlıklara dair çok şey öğrenmiş gibi hissediyorum kendimi. Neler öğrendim peki?

Daha konforlu yaşama fırsatını yakalayabilmek için bazen konfor alanını terk etmek lazımmış!

Evet, kulağa berbat geliyor belki ama konfor alanından çıkma cesareti gerekiyor bazen. Bunu yapabilen o kadar az insan var ki… Oysa ki mevcut düzene itiraz edenler değil mi hep iyiye ve güzelliğe ulaşanlar? İnceden anarşik ruha sahip olanlar? O nedenle diyorum ki arada kafayı kırmak ve bir şeylere yürümek değil, koşmak gerekiyor. Çünkü bazen konfor alanımızı terk etmekten korktuğumuz için kapımızı yavaşça tıklatan fırsatlara gözümüzü kulağımızı kapatıyoruz. Kim bilir belki bir gün denemediğimiz için pişman olacağımız şeyler hayatımızdan akıp gidiyor ve biz sadece arkasından el sallamak durumunda kalıyoruz.

Bir işyerinde uzun yıllar çalışmak her zaman “başarı” demek değilmiş!

Yıllarca aynı yerde çalışmayı hep aidiyet göstergesi sanıyoruz çoğumuz ama durumun hiç de böyle olmadığını öğrendim. Aidiyet bu demek değil. Uzun yıllar bir yere emek vermek elbette haz veren bir duygu ama bu duygu bir taraftan da cesaretsizlik sanki. Yeni maceralara atılmama korkusu. Ve aynı yerde çalıştıkça artık oraya da faydasızlaşmaya başlamak. İşletme körlüğü kavramına yenilmek gibi.

Oysaki bir yere aidiyet göstergesi, ayrılmak ile ayrılmamak noktasında aldığımız kararla değil orada iken sergilediğimiz davranışlarımızla ölçülmeli. Aidiyetin ölçüsünün, para kazandığımız yere ne kadar dürüst ve adil davranıp davranmadığımız ile ölçülmesi gerektiğini öğrendim.

 Evlilikler sonsuza kadar sürmek zorunda değilmiş!

Hiç kimse o meşhur deftere imza çakarken sonunun başka bir imza ile olmasını istemez elbette. Ancak bazen daha fazla üzülmemek adına, bazı kararlarda ısrarcı olmamak gerekiyor. Çünkü Tanrı kimseyi yaratırken torpil geçmiyor ve kimsenin yaşamı sonsuz değil, bunu anladım. İnsanın hayallerinde yer almayan hiçbir insanı, eşyayı ve/veya mekanı hayatında tutmaması gerektiğini öğrendim. Ve sonsuz inandığım bir şey var, hayatta her şey insanlar için. İyi şeyler de kötü şeyler de. Mühim olan karşılaştığın bu olayları hangi olgunlukla kucaklayabildiğin.

Kız arkadaşlar, dostlar hayatımızdaki en güzel köşede hep var olmalılarmış!

Hep iyi arkadaşlara sahip oldum ben. Belki şans belki tesadüf bilemiyorum. Hani arkadaşlığın derecelendirmesi, çok arkadaşım az arkadaşım olmaz ama bazı arkadaşlıklara şu sözle özdeşleştirdim: Gerçek dostlar Tanrı’nın vermeyi unuttuğu kardeşlerimizdir!

İşte yaşadıklarımdan öğrendiğim şeylerden en tatlısı bu galiba, en az kendimiz kadar güçlü bir kız arkadaşa sahip olmak bu hayatta edinilebilecek güzel varlık. Çünkü iyi bir dost, akıllı bir kalp ile aynı anlama geliyor. “Akıllı kalp” kavramını da ben yarattım kafamda ve şu demek: Ben ne zaman duygularıma yenilirsem akıllı kalbim bana duygularımı yönlendirme konusunda bir yol açar ve minik bir ışık tutar.

Ebeveynler gerçekten garipmiş! Küçük Prens’de de yazdığı gibi.

Ebeveynler..  Başkalarının meseleleri ile ilgilenirken ne kadar soğukkanlı olsalar da söz konusu kendi evlatları olunca aynı soğukkanlılığı gösteremeyip, makul davranamayabiliyorlar. Bazen evlatlar da ebeveynlere kırılıp, üzülebiliyor.  Kim bilir belki bu da doğanın hormonel dengesidir. Belki biz de anne bana olmadan asla anlayamayacağız onları.  Ve ne diyor Küçük Prens’de:

“Büyükler böyledir işte. Ama bunu onlara anlatabilmek olanaksızdır. Çocuklar, büyükler karşısında her zaman sabırlı ve anlayışlı olmak zorundadır.”

Yalnızlık dünyanın sonu değilmiş!

Herkes hayatında bir kişinin varlığına alıştığında öncesini hemen unutur. İnsanoğlunun doğası böyle, içinde bulunduğu duruma hızla uyum sağlayıp, çabuk unutmak üzerine kurgulu varlıklarız biz.

Biriyle ömür boyu uyum içerisinde yaşamak elbette güzel bir his fakat yaşanan her gün biraz daha zor geçiyor ve giderek uzayan günlere dönüşüyor ise kendini de karşındakini de yormanın anlamı yok. Ve bu kararın sonrasındaki sen her zaman kendine yetersin. Düşünsene, zaten hayatına aldığın kişi de hayatında değilken kendinle baş başaydın. Öyleyse nedir bu insanlardaki yalnızlık korkusu?

Klişe olacak ama sağlık dünyada sahip olunan en büyük nimetmiş!

Hiçbirimiz sağlığımızı kaybetme gerçeği ile yüzleşmeden kıymetini anlamıyoruz. Çünkü ne de olsa doğduğumuzdan bu yana bizimle sağlığımız! İşte o işler öyle değil. Yıllar önce bir öğretmenim söylemişti, bir insanın bir günde vücudunda olan kimyasal reaksiyonları kağıt kalemle yazmaya ortalama bir insan ömrü yetmez diye… Böylesine tıkır tıkır işleyen bir sistemin sekmesi gerçeği ile yüzleşince anlıyor insan kendisine bahşedilen bu lüksün kıymetini. Ben de sistemler biraz kısa devre yapınca bunu daha iyi anladım ve kıymetini bilmeyi öğrendim.

Üstünü kapatırsan hiçbir pişmanlık hayatından uçup gitmezmiş!

Herkes gibi pişmanlıklarım oldu, bazıları büyük bazıları küçük.. Ve içime attığım hiç bir pişmanlık yaşamımı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Hep benden bir şeyler aldı, götürdü. Pişmanlıklarımı ilgili kişisine anlatıp, sindirip, toprağın altına gömüp, üstüne bir çiçek ektiğimde yaşamımın nasıl sadeleştiğini görme fırsatı buldum.

Ve en büyük silahım, hep dediğim gibi şükretmek kalbi ferahlatmanın en güzel anahtarmış!

Sahip olduğun herhangi bir şey için her gün şükretmek ya da şükredebilmek. Çünkü bence bu bile bir olgunluk göstergesi. Ben mesela uyandığım her güne şükrediyorum ve minnetle başlıyorum. Doğan güneşe, aldığım nefese, iletişim kurabilmeye, kahkaha atabilmeye… Çünkü hayat şükrettikçe güzelleşiyor ve adeta on iki ay bahar kıvamına bürünüyor.

Hayatıma minnet duyarken hissettiklerim asla Pollyannacılık değil. Sadece iyimserlik. Çünkü ben eminim ki iyi düşündükçe, dil iyiyi söylüyor. Dil iyiyi söyledikçe kalp iyiyi hissediyor ve hep iyilik buluyor insanı. Evrenin çalışma prensibi bu. Ayrıca “iyimser” insanlar daha geç yaşlanıyormuş, demedi demeyin

Ölümle Yaşam Arası Kaç Saat?

Son günlerde etrafımda bir şekilde yer alan kişilerden ortak duyduğum soru: Nasıl bu kadar pozitifsin? Sabah sabah nasıl bu kadar enerji dolu olabiliyorsun?

Çok zor olduğunu sanmıyorum, inanın. Amacım Polyannacılık yapmak ya da sanki hayatımda her şey on numara beş yıldızmış gibi nasihat vermek değil. Sadece hissettiklerim…

Şükrediyorum… ve şükretme becerisinin yaradan tarafından insana sunulmuş en güzel ayrıcalık olduğuna inanıyorum. Şükretmek ve şükredebilmeyi bilmek. İyi ama nedir bu şükretmek?

Bir gün bir psikologun konuşmasını dinledim ve en çok ne için şükrettiğimin adını onu dinlerken koydum: Her sabah gözümü açtığımda, uyanabildiğim için şükrediyorum ki bu en önemlisi. Hayır hayır bu fazla optimist olmak değil, gerçekten bazı kişiler dün gece uyudu ve bu sabah uyanamadı diyebiliyorum. Gerçekten bunu yaşadım, uyuyup da uyanamayan bir insan gördüm.

İşe gidebildiğimde şükrediyorum. Çünkü her yıl türlü türlü kurumların açıkladığı işsizlik rakamlarını biliyorum ve o yüzdeliklerin içinde olmadığım için kendimi şanslı görüyorum.

Bir noktadan diğerine yürüyebiliyorum. Buna da şükrediyorum. Çünkü yürüyemeyen insanlar tanıyorum ve daha da önemlisi bunun ne demek olduğunu geçmişte hissetmiş olduğum kısa da olsa bir dönem var. Tüm organlarımın bana hizmet ettiğini görmek şahane bir şey.

O gün sevdiklerimin sesini duyabildiysem şükrediyorum. Demek ki hayatımdan sevdiğim insanlar eksilmemiş, onlar yaşıyor ve ihtiyacım olduğunda bir telefon, bir mesaj, bir kahvelik uzağımdalar. Şükrediyorum ve onlar iyi ki var.

Ay sonu maaşımı alınca şükrediyorum. Çünkü gerçekten bu ülkede maalesef asgari ücret ile 4 kişilik bir aileyi geçindirmeye çalışan insanlar var. Hem de 4 kişilik ailenin temel ihtiyaçları asgari ücretin üzerindeyken…

Düşünebiliyorum, kendi kararlarımı kendim alabiliyorum. Buna yetecek kadar akli melekelerim sağlam. Bunun için de şükrediyorum. Çünkü hayatını bir başka insana, bir başka kadına veya erkeğe endekslemiş insanlar görüyorum, kendi hayatları üzerinde hiçbir yetkisi olmayan. Onlara üzülüyorum…

Hayatımda hiç mi kötü bir şey yok? Elbette var. Ama ben uyumadan önce iyi dediğim şeyleri düşünüyorum, kötü dediklerimi düşünüyorum ve terazinin ağır gelen kefesini hissediyorum. Hiç mi kötüler ağır basmıyor diyecek olursanız, bazen bastığı oluyor ama o zaman da kanaat notumu kullanıyor ve iyilere odaklanıyorum.

Aslında hayat o kadar da uzun değil, insan ömrü ortalama 65 yıl derlerdi ve ben 65 yılın tüm güzellikleri yaşamaya yetmeyeceğini; bununla beraber kötü şeyleri düşünecek ve hayat enerjimi soldurmaya yetecek kadar uzun olduğunu düşünmüyorum.

Sabah çıktığım eve geri dönememe ihtimalini hiç aklımdan çıkarmıyorum mesela. O nedenle an’a odaklanıyor ve güzellikleri hissetmek istiyorum. Belki de o 65 yılı tamamlayamayacağım? Belki de bu güzellikleri tekrar yaşama ve hissetme fırsatım olmayacak. Ne bileyim?

Tüm bunlar hayatımda iken, her şey kötü, bütün olumsuzluklar beni buluyor demeye utanıyorum! Hayatımda bu kadar güzel şeyler varken kötülüklere odaklanmaya, her şey berbat gidiyor demeye utanıyorum!

Her an yaşamın sonlanabilme ihtimalini düşünüyorum sıkça ve bu düşünce ile enerji depoluyor, iyi hissetmeye odaklanıyorum.

Ya siz hiç düşündünüz mü?

Ölümle yaşam arası kaç saat?

Kim bilir belki de bazen sadece bir dakika…

(Not: Bu yazıyı yazarken tekrar tekrar okuyup, değişiklikler yapmadım. İlk aklıma gelenlerin hissettiklerimle yazdım.)

 

 

The Intern-Stajyer

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki hayatımda hiçbir filme yapılan yorum ve eleştirilere bakıp da izlemeye karar verip ya da izleyeceksem bundan vazgeçmedim. Ve dolayısıyla öyle çok da fazla film yorumu okuduğum ya da film yorumlamışlığım yok ki zaten yine öyle bir şey yapmayacağım.  Bu film neden yazıma konu oldu derseniz, tamamen mesleğimle alakalı. Film de bizim işimizle alakalı birkaç nokta gözüme takıldı ve sizlere aktarayım istedim.

Filmin başrolleri Robert De Niro ile Anne Hathaway paylaşıyor ve yönetmen koltuğunda Nancy Meyers bulunmakta.

(Biliyorum çok klişe ama ne yapayım, konuya giriş yapmanın en kolay yolu bu 🙂 )

Hikâyemiz bir moda ve e-ticaret şirketinin genç ve dinamik bir patronu olan Jules Ostin ile 70 yaşında emekli stajyer Ben Whittaker arasında geçen eğlenceli bir hikâye…

Filmi izlerken mesleğimi düşünerek yıldız attığım noktalar ise şöyle:

  • Videolu özgeçmişler hayatımızda gayet önemli ve daha çok önem kazanacak.
  • Emeklilik psikolojisi kesinlikle ön hazırlık yapılıp da yaşanması gereken bir süreç. Emeklilik kişiye kendini işe yaramaz hissettirebilir.
  • Yaşın ne olursa olsun fark yaratmak istersen bunu başarabilirsin.
  • İnsan isterse her şeyi başarabilir.
  • Stajyer fotokopi çekmekten daha çok işe yararlar.
  • Bazen stajyerlerin potansiyeli herkesi şaşırtabilir.
  • Her soru her mülakatta sorulmaz.
  • İşverenin çalışanları ile aynı ortamda bulunması ilham verir.
  • Çalışanı motive etmenin en temel yolu, başarılı gösterilen faaliyeti tüm ekibin duyacağı şekilde deklere etmekten geçer.
  • Eğer patronsan, en alt kademede çalışanın yaptığı işi de en ince ayrıntısına kadar bilmen gerekir ve bu da çalışanı motive etmenin yollarından biridir.
  • Kimi zaman yardım almak o işi başaramadığınızı göstermez.
  • İşyerinde yapılacak olan küçük jestler çalışanları mutlu edebilir.
  • Özel hayatla iş hayatı arasında maalesef çok ince bir çizgi var ve dengeyi kurmak kesinlikle ustalık isteyen bir şey.
  • İşyerinde yaşanan minik aşklar her zaman olumsuz şeylere sebep olmaz J
  • Ve afişte de yazdığı gibi “tecrübe asla eskimez!”.

Filmi izlerken aklımda kalan birkaç yeri bu şekilde notlamıştım ve paylaşmak istedim.

Eğer izlemek isterseniz, şimdiden keyifli seyirler!

 

 www.imdb.com/title/tt2361509/ 

Yetmez mi Olanlar?

Son 3–4 gündür gündemde olan, zavallı kız Özgecan… Haberi duyduğumdan bu yana çıkan her linki, resmi, videoyu takip ediyorum. Her okuduğumda, izlediğimde içim bir parça daha burkuluyor. İster istemez düşünüyorum bir kadın olarak; böyle bir dünyaya mı çocuk getireceğiz?

Elimde henüz 2014 e ait bilgiler bulunmadığı için, 2013 ten birkaç maddeye yer vermek istiyorum.

Erkekler 2013 te 214 kadını, 10 çocuğu öldürdü.

214 cinayetin 116 sı ateşli silahlar, 65 i bıçakla ve geri kalanı da boğma, darp, işkence ile işlendi.

Erkekler 2013 te 167 kadına tecavüz etti, 161 kadına tacizde bulundu.

Tecavüzlerin %52 si tanıdıkları erkekler tarafından gerçekleştirildi. (arkadaş, akraba, iş arkadaşı, komşu, eski koca…)

Eminim hepimiz bu konu ile ilgili bin tane istatistikî sonuç, veri, haber vs duymuş, görmüş ya da okumuşuzdur ama her biri birkaç gün sonra hafızalarımızda sadece “nur içinde yatsın, geçmiş olsun, sabır versin” cümleleri ile yer edinmiştir. Hepimiz öyle çabuk unutuyoruz ki yaşananları…

Özgecan Aslan… Hepimizin yerinde olabileceği, 20 yaşında gencecik bir üniversite öğrencisi. Başına geleceklerden habersiz, evine doğru giderken, aklımızın alamayacağı şekilde hunharca katledildi.

özgecan

 

Gizem Akdeniz… Sırf ablası ile evlenme isteğine ret cevabı aldığı için; 6 yaşında küçücük bir kız çocuğunu önce bıçaklamak sonra da benzin döküp yakmak suretiyle öldürdü.

 

gizem

 

Gülşah Sarcan… Eşinden boşandı ya da boşanmak istiyor diye, bıçaklanıp, yol ortasına bırakıldı.

gülşah

 

Münevver Karabulut… Hafızalarında derin izler bırakan bir genç kız daha.. Kafası bedeninden ayrılıp, çöp bidonunda bulundu! Sanığı 6 ay boyunca şu kadarcık ülkemde saklanmayı başardı!

 

münevver

Bu isimler sadece şu an aklıma gelenler…

Sadece Türkiye’de mi var canım bu? Amerika’da bile kadınlar ölüyor? Bu cümleler, yaşadığımız bu durumun meşru olduğunu mu gösteriyor Allah aşkına? Yapmayın!

Bir olayın dünyanın her yerinde oluyor olması normal olduğunu göstermez! Neden ölüyor kadınlar? Neden tecavüze maruz bırakılıyor? Neden faillerine cezayı göstermelik veriyor ve caydırıcı hiçbir önlemimiz yok? Artık olayların hangi ülkelerde olduğunu tartışmaktan bir adım daha öteye gitmeye ve bu yaşananlara nasıl son verilebileceğini tartışmaya ve çözüm üretmeye ihtiyaç var diye düşünüyorum.

Kadınlar artık;

Dolmuşa/taksiye yalnız binemeyecekler!

Akşam dışarı çıkarken, illaki yanlarında kendilerine çobanlık edecek bir erkek bulunduracaklar!

Giydikleri eteklerin/elbiselerin boyu namusunu gösterecek!

Erkek ne zaman isterse; onunla yatağa mecburen girecekler!

Tek başına taksiye binerse, plakayı bir yakınına bildirecek!

Eve sipariş verdiğinde, yalnızsa, bunu hissettirmemek için bas bas bağırıp; “ben bakarııııım” diyecek!

Ayrılmak istediklerinde ölüm tehditleri ile karşılaşacak belki de ölecekler!

Oldu da tecavüze uğradı, hamile kaldı; o çocuğu doğurmak zorunda kalacak!

Tecavüzde sesin çıkmadı diye, rızası vardı olacak!

Yaşadığı olaydan/tacizden  utanıp da şikayetçi olamazsa ya da geç şikayetçi olursa; faili elini kolunu sallaya sallaya gezecek!

 

Artık bir dur densin bu olanlara! Yeter!

Bunlardan herhangi birini yaşamadık diye kendimizi şanslı sayar hale geldik, ne acı!

Gelecek nesillerimiz yaşadıklarından dolayı ruh sağlığı bozuk bir nesil olarak yetişmesin!

Anneler, babalar elleri bağırlarında, süt kokan kuzucuklarını toprağa vermesinler!

Başka Özgecanlar olmasın hayatlarımıza iz bırakanlar..

Artık bitsin!

 

 

Kaynaklar: bianet.org, kadincinayetlerinidurduracagiz.net, sozcu.com.tr, cumhuriyet.com.tr, onedio.com

Babalar Gününe Dair

“Karadutum çatal karam çingenem,

Nar tanem, nur tanem, bir tanem”

Diye sevdi babam beni belki de yirmi yaşına kadar, hala da arada böyle seslenir büyümeyen kızına…

Ben ise ona yıllardır değişmeyen bir şekilde; İlk Aşkım diye…

 

Ne kadar güven vericidir bir babanın desteğini sırtında hissetmek, tam düşmeye yakın olduğunu hissettiğinde “haydi bir daha dene” diyen o güven verici sesi duyabilmek…

 

Bizim evde; küçüklüğümüzde bir gelenekti: Anneler gününde baba ile iş birliği yapıp anneye; babalar gününde anne ile iş birliği yapıp babaya hediye almak.

Peş peşe gelen bu iki ay hep heyecanlı, hep neşeli ve hep kıpır kıpır geçirilirdi.

 

Babalar günü hayatımıza bir Amerikan İç Savaş Gazisinin kızı sayesinde girmiş ve ilk kez 1910 yılında Washington’da kutlanmıştır. 1924 yılında ABD başkanı tarafından desteklenmiş fakat resmi olarak ilan edilmemiştir. 1966 yılında dönemin başkanı; her yıl haziran ayının 3.haftasının Babalar Günü olarak kutlanacağının bildirisini yayınlamıştır ve 1972 yılında başkan Richard Nixon’ın imzasıyla bu özel gün ABD’de resmi tatil olarak ilan edilmiştir.

 

Doğuşu açısından bizim kültürümüzle var olmamış fakat şiddetle bağrımıza bastığımız bir gündür babalar günü. Nitekim benim de anneler günü varsa babalar günü de olmalıdır diye düşüncelerim var… 🙂

İşte hepimiz için özel olan bu gün için 2007 yılında babama yazdığım çocukça bir şiirden küçük bir kesit eklemek istiyorum.

 

“Gözlerim zamansız ıslandığında,

Yaşlarımı paylaşacak şefkat dolu avuçlarını,

Acımı dindirircesine baktığın gözlerini,

Her düştüğümde elimden tutup, sırtımı sıvazlayıp;

“Hadi kızım bir daha dene” diyemeyeceğin günleri yaşamaktan,

Çok korkuyorum babacığım…”

 

Ve yazıma bu yıl gördüğüm en güzel babalar günü reklam metninden bir cümle ile noktayı koymak istiyorum:

Hangi navigasyon sistemi babalarımızdan daha iyi yol gösterebilir ki?

Bize her zaman en doğru yolu gösteren babalarımıza saygılarımızla…